Canlı besinlerle ilgili bazı gerçekler

Canlı besinlerle ilgili bazı gerçekler

Canlı besinlerle beslenmek yeni bir şey değildir. Birçok eski kültürde çiğ sebze meyve, tohum, filizlendirilmiş tahıl ve kuruyemiş yemenin çok önemli olduğu biliniyor­du. 1900′lerin başında Dr. Szekely tarafından çevirilen Esse-ne Gospel of Peace, Books I-IV, canlı besinlerle tedavi etme yöntemlerinin Batı ve Yahudi geleneğinde iki bin yıldan fazla süredir kullanılmakta olduğunu belirtiyordu.1 Esse-neler, İsa’dan önce 200 – 300 yılları arasında yaşamış, bir Yahudi mezhebi olan Essene’yi benimsemiş bir topluluktu. Yeme alışkanlıkları canlı besinlere dayanıyordu ve antropo­logların yaptıkları araştırmalara göre ortalama 120 yıl yaşı­yorlardı.

Canlı besinlerin şifa gücü, Asya tipi şifacılığın da çok uzun zamandır bildiği bir şeydir. Aslında, filizlendirilmiş to­humun yiyecek ve ilaç olarak kullanımı, Çin Şeddi’nden 2 kat daha eskidir ve tarihsel kayıtlarda bile geçmektedir.

Modern zamanlarda dahi, canlı besinlerle beslenmenin değeri, tıp çevrelerinde son yüz yıldır bilimsel destek kazan­maktadır.
1900′lerin başında Dr. Max Gerson, kendi migreni için, canlı besinlerin iyileştirici gücünü keşfetti ve asla iyileştirile-meyeceği düşünülen deri veremini tedavi etti. Sonrasında, damar tıkanıklığından zihinsel bozukluklara kadar çeşitli hastalıklar için diyetler uygulamaya başladı. Dr. Gerson can­lı besinleri, organizmanın hayati derecede önemli olan iyileş­tirme gücünü yeniden yapılandıran maddeler olarak tanım­ladı. 1928′de, bu diyeti Albert Schweitzeı/in tüberküloz olan karısını tedavi etmek için uyguladı. Schvveitzer de diyabetini iyileştirmek için canlı besin diyetini uygulamaya koyuldu. Sonunda, Schvveitzer insülini bırakabilecek duruma geldi. Dr. Gerson, canlı besinlerin bağışıklık sistemini güçlendirme­sinin yanı sıra hücrelerin solunumunu da geliştirmesi konu­su üzerine çalışmaya başladı. Kanser üzerine yaptığı diyet çalışmalarda büyük başarı gösterdi. Dr. Gerson’un
çalışmala­rı A Cancer Therapy adlı kitabında ayrıntılı olarak anlatılmak­tadır.

Bu arada, tıp ve bilim çevrelerinden başkaları da canlı besinlerin iyileştirici gücünü kanıtlamak üzere çalışmalar yapmaktaydılar. Örneğin 1930′da Paris’te yapılan Birinci Uluslararası Mikrobiyoloji Kongresi’nde yayınlanan Paul Kouchakoff un yazdığı The Influence of Food Cooking on the Blood Formula of Man adlı kitabı3 ve Dr. Edward Howell’in 1946′da kaleme aldığı Food Enzymes for Health and Longevity adlı kitabı, canlı besinleri, beslenme çalışmalarının ön safla­rına taşıdı.

Birçok bilim adamı da canlı besinlerin iyileştirici gücü üzerine çalışmalar yapmaya başladı. Danimarkalı fizikçi Kristine Nolfi, göğüs kanserinin tedavisindeki canlı besinlerin önemini vurguladı. Çalışmaları, kendisinin ve hastaları­nın Danimarka’daki Humlegaarden Sanatoryumu’ndaki de­neyimlerine dayanıyordu. Canlı besinlerin Amerika’daki ön­cülerinden Paul Bragg, Amerika’nın ilk “sağlıklı besin dük­kânı” nı açtı. Sonrasında Ann YVigmore ve onun öncüsü olan Viktoras Kulvinskas, on yıl önce canlı besinlerin iyileştirici ve yapılandırıcı gücünü örneklerle gösteren Hipokrat Enstitüsü’nü kurdular.

Ne yazık ki, 1950′lerin sonlarına doğru halk, süpermarket-lerle ve orada satılan hazır yiyeceklerle büyülenmişti. Kim­yasal koruyucular ve zehirler içeren hazır yiyeceklerin tuza­ğına düşmüşlerdi. Bunların kullanışlı olduğuna dair çıkan gürültüde canlı besinlerin değeri çoktan unutulmuştu.

Ama şimdi, hızlı yaşlanma ve çökme olgusunun tanım­lanmasının üzerinden on yıllar geçtikten sonra, canlı besinle­rin vaat ettiği sağlıklı yaşam bir kez daha uluslararası ilgi odağı oluyor.

Canlı besinlerle ilgili bazı gerçekler

Advertisements
%d bloggers like this: